26/6/2009

Yeniden Var Olmak

İnsanın öldükten sonra dirilmesi, tâbi olduğumuz âlemin şartlarında mümkün değildir. Kur’ân’a göre “ba’sü ba’d-el mevt” ancak Âhiret için söz konusudur. Fakat yenilenmek mânâsında yeniden doğmak; dünya hayatında, zor da olsa, mümkündür. Kaknüs kuşu efsanesinde olduğu gibi yeniden doğmak, ruh ve mânâda tazelenmek öyle zannedildiği gibi kolay değildir. Temizlenmek tazelenmenin ön şartıdır. Temizlenme, tazelenme ve yeniden doğmanın yolu, Kaknüs kuşu efsanesinde anlatıldığı üzere, sineleri kebap eden ateşlerden geçer. Kaknüs efsanesi, Mantıku’t-Tayr’da şöyle anlatılır:
Vatanı Hindistan olan Kaknüs’ün güzellikte eşi benzeri yoktur. Ney’e benzeyen uzun ve kuvvetli gagasında yüze yakın delik vardır. Her delikten farklı bir ses çıkar ve çıkan her ses, başka bir nağmenin ifadesidir. Kaknüs öttüğü zaman, diğer bütün kuşlar susar. Onun sesinin güzelliği hepsinin aklını başından alır. Ömrü bin yıla yakın olan Kaknüs’e öleceği vakit hissettirilir. Kuş, ölüm vakti yaklaştığında topladığı çalı çırpının ortasına geçer ve çeşitli nağmelerle feryada başlar. Gagasındaki her delikten ruhunun bir tarafına ait farklı bir nağme çıkar. Ölüm korkusundan hazan yaprağı gibi titrer. Yakıcı feryatlar, âdeta gönüllerden kan damlatır. Kaknüs nihayet bir nefeslik ömrü kaldığı an kanatlarını şiddetle çırpar ve kanatlarından çıkan kıvılcımla alev alır. Çıkan ateş, kuşun çevresindeki çalı çırpıyı da tutuşturur ve nihayetinde kuş tamamıyla yanar. Hiç ateş kalmadığı bir anda Kaknüs’ün külünden başka bir Kaknüs yaratılır.
Aşk ateşi, Kaknüs’ün küllerine varana dek yakan ve yeniden var olmasına vesile olan ateşe benzer. Yeniden var olmak isteyen kalbin yolu, ateşlerde yanmaktan geçer. Kalb, ancak ateşlerde yandıktan sonra yeniden var olabilir. Fânî sevgi ve ilgiler; ötelerin şarkıları ve ızdırapla ateş olur kavrulur. Böylece maddenin boyası silinmeye başlar. Kalbde aşk ateşiyle yanan, fânîliklerdir. Çünkü kalb, hasretle mesafelere isyan eder. Fîrak vadilerinin azığı hüzün olmuştur artık. Vuslata iştiyak, fânî hisleri bir ateş gibi yakar. Cehennem ateşi, bizim öte dünyaya götürmüş olduğumuz fânîliklerimizi yakmak için değil midir? Kalbimizde taşıdığımız fânîlik ve fenâlıkları, Âhiret’e yakıt malzemesi olarak götürmemek için, yürekleri kebap eden bir ateşle imha etmek gerekir.
Bazen fânî bir insan, başka bir fânî için ateşlerde yanar. İşte o zaman kalb, bir yangın meydanı hâline gelir, tutuşur. Öyle olur ki, bu yangında madde âleminin Leylâ’sı kül oluncaya kadar yanar ve sonra birden Mevlâ aşkı çıkar ortaya. Belki de bazen mecazî bir aşkla yanan kişinin küllerinin içinden bir şehit oğlu şehit çıkar; yani Allah’ın varlığının şâhidi. Âşıkla şehit bir noktada birleşir. Şehit, Allah için canından vazgeçer.
“Allah korkusundan ağlayan gözle, sınırda nöbet bekleyen göz Cehennem azabı görmez.” buyuruyor Allah Resulü (sas). Burada Allah korkusundan ağlayan göz, âşık bir kalbin gözüdür. Âşıkların gözüne de sınırda nöbet bekleyen askerin gözü gibi uyku girmez. Bu yüzdendir ki şair:
“Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat”
diye haykırır.
Mehmet Akif, Ravza-yı Tâhire’nin parmaklarına tutunup gözyaşı döktükten sonra vefat eden Sudan’lı bir hacıyı şöyle konuşturur:
“İradem olduğu gündür Sen’in iradene râm,
Bir an için bana yollarda durmak oldu haram.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbıhal ettim;
Leyale derdimi döktüm, cibali söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü...
Nücuma sor ki bu kirpikler hiç uyku görmüş mü?
Âşıkların gözüne uyku neden girmez. Bu sorunun cevabını Şeyh Gâlib’den öğrenelim:
“Bir şu’lesi var ki şem-i cânın
Fânusuna sığmaz âsumânın”
Can (gönül) mumunun âsumânlara (göklere) sığmayan bir ışığı olursa, böyle bir gönül gözüne kolay kolay uyku girmez.
Fakat neden ağlar âşık? Muhyiddin ibn-i Arabî’ye göre: “Allah bir kuluna vecdin herhangi bir çeşidiyle mânevî zevk duyacağı bir maarif inzal etmek murad eylediğinde, kalbin üzerine bir kurb serinliği inzal eyler; yakınlığı serinlik şeklinde duyulur.” Allah’a olan yakınlığın serinlik şeklinde duyulması ise gözyaşı iledir. Tasavvuf ehline göre vecdin kulda en az kırk şekilde tezahürü vardır. En yücesi ise, gözlerin Allah için yaşarmasıdır.
Evet, herkes, mânevî bakımdan canlanmayı ve iyi bir insan olmayı ister. Fakat basit gibi görünen iyi insan olmak bile bazen, kalbimizde meydana gelmesi gereken yangınların maddemizi yakıp kül etmesiyle ve uykusu az, yaşlı gözlerle mümkün olur.
Hüseyin Odabaşı

24/3/2009

Gençlere mektup...

Daha ortaokul sıralarındayken arkadaşlarımdan bazıları delikanlı olduklarını ispat için sigara içmeye başladılar. Askerî okulu bitirdim, memleketime gittim. Arkadaşlarım, mezuniyetimi kutlamak için bir bağda sofra kurmuşlar, beni de davet ettiler. Gittim...

Çay bardaklarına rakı doldurmuşlar. Peynir ekmek gibi yiyecekler de var. "Ben içmem" dedim. Onlardan biri tepeme dikildi, "içmezsen eğer, bu şişeyi başından aşağıya boşaltacağım!" dedi. "Boşalt" dedim. Israrlar, tehditler birbirini takip etti. "Biz seni arkadaşımız biliyoruz. Mezuniyetini tebrik için böyle hazırlık yaptık. Sen şimdi hepimizi mahcup ettin, olmaz böyle şey!" dediler. Özür dileyerek yanlarından ayrıldım.

"Yarın ben iyi insan olacağım diyen, bugün kötü adamdır." Niye bugün değil de yarın? "Yarın iyi olacağım" diyoruz; bu emri veren benim! Hayatımızı Kur'an ölçüsünde yaşamaya bugünden başlayacağız.

Organlarımız bizi Kur'an caddesine çekiyor. Allah okuyan göz vermiş, okunacak kitabı da göndermiş. Allah kulak vermiş, dinlenecek alimleri de göndermiş. Eğer bu organlarımızın isteklerini yerine getirmezsek, can sıkıntısı başlar. O sıkıntıdan kurtulmanın çaresi, ya kitap okumak, ya bir alimi dinlemek, yani ibadet etmektir. Diyorlar ki, "İbadet ediyoruz amma can sıkıntısı devam ediyor. İbadetten lezzet alamıyoruz." Bunun sebebi, ibadet ederken hayallerde gezinmek, ibadetin şuurunda olmamaktır.

İsterseniz Asr-ı Saadet'e gidelim. Sahabenin az olduğu devirleri düşünelim. Her tarafı müşrikler doldurmuşken, bir avuç sahabenin durumunu hayal edelim. Bunlardan biri diyebilir ki: "Ben bir insanım. Benim cürmüm ne ki hükmüm ne olsun? Koskoca dünyada İslamiyet'i yayma davasını nasıl güdebilirim?" Ama böyle dememişler. Onlar, "mademki ben Müslüman'ım, öyleyse İslamiyet'i öğrenmeliyim ve yaşamalıyım" diyerek, tek başlarına da kalsalar, İslamiyet'i öğrenmek ve anlamak gayesiyle yaşamışlar. Allah'ın rızasını bunda aramışlar, bu gaye onların hayatını doldurmuş.

Her genç ben ne olacağım demelidir. Ve bir hedef tayin etmelidir. Futbol oyununda gol kelimesinin manası, hedeftir. Yani o oyunda hedef olduğu için oyuncular koşuyor. Hedef olmasa hiçbiri koşmaz. İşte insanın da hayatında hedefler olmalıdır. Mesela gençlik yıllarımda 'ben sefil perişan olmayacağım' diye kendi kendime konuşurdum. Bu sebeple gençler kahveye giderken ben derse gittim. Amacım oraya gidenlerden farklı olmaktı. Kendi kendime İngilizce, Osmanlıca öğrendim. Kitaplar okudum, kitapları anlamaya çalıştım. Çünkü benim bir hedefim vardı.

Gençlere tavsiyem, gelecekteki hayatlarını daha iyi şartlarda yaşamak istiyorlarsa bugünden hazırlansınlar. Önce eğitim veya sanat üzerinde durmalı ki ekonomik bir sıkıntı yaşamasın. Ayrıca ilim ve irfan için eğitim almalı... Bugünün gençleri alimlerin dizinin dibinde oturacak, başka türlü olmaz...

Hekimoğlu İsmail