Toplumsal çerçevede ıslah
Şurası tartışma götürmez bir gerçektir ki, toplumu ıslah edici kişi pozisyonunda bulunanların, önce kendi nefslerini ıslah etmiş olması, yani “ salih kimse” vasfını haiz bulunması gerekir. Aksi halde yapılan ıslah girişimleri başarısız kalmaya mahkûmdur.
Islah edici olması gerekenlerin görevlerini hakkıyla yapmaması durumunda onların bıraktığı boşluğu başkalarının doldurması ve yapacakları ifsad faaliyetleriyle toplumun bütününün helâkına yol açmaları kaçınılmazdır. Böyle durumlarda değer ölçüleri altüst olur, hak ile batıl, doğru ile yanlış yer değiştirir ve insanlar, “doğru yapıyoruz” düşüncesiyle yanlışa battıkça batar:
“Onlara, ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın' dendiği zaman, ‘biz ancak ıslah edicileriz' derler” (Bakara, 11) ayeti tam da bu durumu ifade etmektedir.
Günümüzde özellikle İslâm dünyasına yönelik Batılı tecavüz ve tasallutların hangi gerekçelerle yapıldığına baktığımız zaman şunu görüyoruz: Önce insanların değer yargılarını yeniden şekillendiren kavramlar üretiliyor ve bu kavramların belirlediği hayat tarzının “iyi”, bunlara aykırı düşenlerin ise “kötü” olduğu propagandası yapılıyor. Arkasından da güya “iyi” ile “kötü”nün mücadelesi başlıyor !..
Toplumda baş gösterecek kötülüklerle mücadele edecek kimselerin varlığının en az su kadar, hava kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu Yüce Rabbimiz şöyle ifade buyurur:
“Rabbin, o memleketleri ahalisi (hem kendi nefslerini , hem de başkalarını) ıslah ediciler olduğu halde haksız yere helâk edecek değildi ya!” ( Hud , 117)
Temiz, dengeli, sağlıklı ve örnek bir toplumsal hayat için, fesad ve kötülükle sürekli biçimde mücadele etmek kaçınılmaz olduğu için, Yüce Dinimiz emr -i bi'l - ma'ruf ve nehy -i ani'l - münker'i (iyiliğin emredilip, kötülüğün men edilmesini) temel ve sürekli bir mükellefiyet olarak tayin etmiştir. Çünkü bu temel görevin terki ile fesadın hakimiyeti arasında kopmaz bir ilişki vardır. Bir toplumda fesad hakim olduğu zaman ise felaket kaçınılmazdır.
Efendimiz s.a.v.'in bu noktaya dikkatimizi çekerken yeminli bir ifade kullanması, konu üzerinde kemal-i ciddiyetle düşünülmesi gerektiğini anlatmaktadır:
“Nefsimi kudret elinde tutan (Allah)'a yemin olsun ki, ya ma'rufu emreder ve münkeri yasaklarsınız, ya da Allah'ın, ind -i ilâhisinden umumi bir bela göndermesi yakındır. O zaman ne kadar yalvarsanız da duanız kabul edilmez.” ( Tirmizî )
Kötülerin ateşine yanmak
Toplumun ıslahı görevinin ihmali, bütün toplumu etkileyecek olan umumi bir belaya davetiye çıkarmak demek olacağından, bu noktaya azami dikkat göstermek durumundayız. Toplumsal dayanışma ve kardeşlik duygusunu geliştirmenin ve birbirine mesafeli duran insanların arasını bulmanın Yüce Dinimiz nazarında ne kadar önemli bir görev olduğunu görmek için şu noktaya dikkat etmek yeterli olacaktır:
Bilindiği gibi Dinimiz yalan söylemeyi şiddetle yasaklamı ştır. Bu yasağın kapsamından istisna edilen birkaç durumdan birisi, toplumsal kaynaşmayı temin için birbirine mesafeli duran insanların arasını barıştırmak amacıyla yalan söylemeye izin verilmesidir. Hatta bu konuda daha ileri boyuttaki bir nebevî tesbit şöyledir:
“Size, namazın ve sadakanın birçoğundan daha efdal bir ameli haber vereyim mi?” Orada bulunanlar “evet” deyince, Efendimiz s.a.v. şöyle devam etmi ştir: “İnsanlar arasındaki ilişkiyi ıslah etmektir…” (Muvatta, Ebu Davud)
Toplumsal duyarlılığa bu derece önem veren Dinimiz, toplum hayatında ortaya çıkabilecek her türlü haksızlık ve münkerata karşı elbette sessiz kalamazdı.
Hz. Ebu Bekr r.a. halka hitap ettiği bir konuşmasında bu noktaya şöyle parmak basmı ştır:
“Ey insanlar! Sizler şu ayeti okuyor fakat yanlış anlıyorsunuz: Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda iseniz, sapıtan kimse size zarar veremez. ( Maide , 105) Biz Rasul -i Ekrem s.a.v.'in, İnsanlar zalimi görüp elinden tutmazlarsa, Allah'ın hepsini içine alacak umumi bir bela göndermesi yakındır, buyurduğunu işittik. Yine ben Rasul -i Ekrem s.a.v.'in şöyle buyurduğunu işittim: Aralarında kötülükler işlenen bir toplum, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde seyirci kalır, müdahale etmezse, Allah'ın hepsini saran umumi bir bela göndermesi yakındır.” ( Ebu Davud , Tirmizî , İbn Mace )
Bu rivayette geçen “zalimin elinden tutmak”tan kasıt, ona fiilen müdahale ederek zulüm işlemekten alıkonulmasıdır.
Islah görevinin bir kere terk edilmesiyle kendisine zemin bulan fesad , tıpkı bulaşıcı bir hastalık gibi bir yerde sabit kalmaz; bütün toplum kesimlerine yayılmaya başlar. Cehalet, özenti, dalkavukluk, riyakârlık… gibi virüsler bu hastalığın yayılmasını daha da hızlandırır. Sonunda –Allah korusun– toplum, umumi belaları hak edecek derecede azgınlaşır ve bunun davet edeceği umumi felaketlerden iyiler de nasipdar olur!
Toplumun ıslahı için
Yukarıda toplumun ıslahı işini üstlenecek olanların, önce kendi nefslerini her yönüyle ıslah etmiş örnek kimseler olmaları gerektiğini belirtmiştik. Fesadın önünü almak için, netice verecek bir ıslah faaliyetinde bunun yanında şu noktalarda da hassasiyet gösterilmesi gerektiğini söyleyebiliriz:
Islah faaliyetini yürütecek kimselerin, kaş yapayım derken göz çıkarmış olmamak için öncelikle sağlam ve muteber bilgilerle donanmış olması gerekir.
Islah faaliyetinin halis niyet, hikmet ve güzel öğüt prensibine dayalı olarak yapılması, tepki çekecek söz ve davranışlardan uzak durulması gerekir.
Sabır ve teenniyle hareket edilmeli, sonuca hemen ulaşmak için acelecilik gösterilmemelidir.
Hakkı dile getirmede ve fesadın önüne geçmek için gayret göstermede hiç kimseden bir menfaat veya fayda beklenmemeli, sadece Allah Tealâ'nın rızası gözetilmelidir.
Bütün bunların arzu edilen seviyede gerçekleştirilebilmesi için eğitim meselesinin son derece önemli olduğu açıktır. Dolayısıyla bu önemli görevin bir iki kişinin gayretiyle değil, ancak ehliyetli ve liyakatli kadrolar eliyle gerçekleştirilebileceği unutulmamalıdır. (semerkand)