14/11/2009

KAYBOLAN İNSANLIĞIMIZ

Farkında mısınız¸ her gün daha refah içinde olacağımız bir hayata doğru gitmemize karşın¸ daha da yalnızlaştığımızı hissetmekte¸ birbirimizi sevebilme yeteneğimizi gün be gün kaybetmekteyiz. Yalnızlık demekle¸ çevremizde hiç insan olmaması gibi bir şey kastetmiyorum malumunuz. Çevremiz ne kadar çok insanla dolu olursa olsun¸ kendimizi yalnız hissetmemizden bahsediyorum. Bunaldığımız anda içten dost ve ahbap bulamama sorunumuzdan bahsediyorum. Her şeyin bir bedeli var mantığıyla insanların maddî karşılığı¸ yahut menfaatleri olmadan başkalarına yardım etmekten kaçınmalarından bahsediyorum. Kimsenin diğerine tahammülü yok çünkü artık. Bu hele de büyük şehirlerde artık o hale geldi ki kimse kimseyi dinlemiyor bile. Oysa hepimiz acılarımızı¸ sevinçlerimizi dostlarımızla paylaşmak isteriz. Sevmek ve sevilmek isteriz. Bize değer verilsin isteriz değil mi? Çok şey de değil aslında bu isteklerimiz öğle değil mi? Ama bunların kıymetini bilmedikçe¸ bunlar hayatımızdan kayboluyor. Bakın size ünlü psikiyatrist Viktor Frankl'ın başından geçen şu olayı nakletmek ve batı toplumlarında refah düzeyinin yükselmesine karşın¸ gittikçe yalnızlaşan zavallı insanının gerçekte hepimizin temel bir ihtiyacını nasıl yaşadığını göstermek istiyorum:
"Saat gecenin üçüdür. Frankl'ın telefonu çalar. Telefonun diğer ucunda intihar etmek üzere olan bir kadın vardır: ‘intihar etmeye karar verdim¸ ama ölmeden önce bir psikoterapist olarak sizin ne diyeceğinizi merak ettim’ der. Telefon konuşması yarım saat kadar sürer. Frankl¸ her türlü yöntemi deneyerek onu intihardan vaz geçirir. Kadın intihar etmeyeceğine ve Frankl'ı ziyarete geleceğine söz verir. Sözünü tutar ve bir gün Frankl'ın yanına gelir. Sohbet ederler. Sohbetleri sırasında Frankl¸ kadının kendisinin onu ikna etmek için yaptığı konuşmalardan dolayı değil de¸ başka bir sebeple intihardan vazgeçtiğini anlar. Bu sebep nedir biliyor musunuz? Gecenin saat üçünde uyandırılmasına rağmen sabırla onu dinleyen ve onunla konuşan birisinin de var olduğunu bilmektir sadece. Dolayısıyla bu dünyanın yaşamaya değeceğini düşünerek intihardan vazgeçmiştir kadın."
İşte bu kadar basit gözüken bir davranış¸ gerçekte ne kadar önemli¸ görüyorsunuz değil mi? Batı dünyasında böyle de¸ bizde çok mu farklı? Bugün bizde de dostluk¸ fedakârlık¸ akrabalık¸ komşuluk¸ misafirlik¸ insana makam ve parası olduğu için değil¸ sadece insan olduğu için değer verme¸ karşılıksız sevgi gibi kavram ve konular gittikçe bir masalda geçen Kaf Dağı ve Anka Kuşu gibi ütopya olmaya başladı farkındaysanız. Hayatta en büyük amacımız ve değerimiz¸ daha fazla şeye sahip olmakla sınırlandı maalesef. Kazançlarımız¸ aldığımız ev ve arabalar¸ ev eşyaları¸ biriktirdiğimiz paralar. Ya kaybettiklerimiz? İnsanlığımız adına kaybettiğimiz neler var düşünsenize. Bu değerlerin hangisi parayla alınıp satılabilir? Dostluğun maddi değeri nedir söyler misiniz? Ya sevginin? Kardeşi için organını bağışlayan insanın bu davranışı kaç lira eder söyleyebilir misiniz? Ya dini¸ imanı¸ namusu ve vatanı için can veren kişi akılsız ve aptal mıdır bu düşüncede? Bu tür davranışlar hangi parayla ölçülür bunu bilenimiz olduğunu hiç sanmıyorum. Çağdaş bir psikoloğun ifadesiyle cenneti bile ancak devasa bir süper market olarak düşünen günümüz insanlarının kafasında her hangi bir kutsalın manevî fonksiyonu ne olabilir ki?
Bütün bu anlattıklarımla çizdiğim bu karamsar tablo sizleri ümitsizliğe sevk etmesin. Doğru olan umudu kaybetmek değil¸ nereden nereye geldiğimizi doğru okuyarak¸ hiç birimizin de memnun olmadığımız davranışlarımızın nedenlerini anlamaya çalışmak ve doğru davranışlar için çaba harcamaktır.
O halde kendimizle yüzleşmek için daha ne bekliyoruz. İçimize dönelim¸ insanlığımızı yeniden keşfedelim ve "yeniden doğuş" için düğmeye basalım. Kaybolan insanlığımız bulunamayacak kadar uzağımızda değil.
O halde haydi buyrun insanlık keşfine ! Buyrun içimize yapacağımız yolculuğa ! Yolunuz ve yolumuz açık olsun !

12/7/2009

Muhammed b. Süleyman

Bir Anekdottan Alınacak Ders

Damat Efendi lakabıyla meşhur “Mecmeu’l-Enhür” sahibi Muhammed b. Süleyman, talebelik günlerinden birinde, gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktadır. Bir ara kapı çalınır. Açar. Karşısında bir genç kız durmaktadır. Yolunu kaybettiğini ve ortalıkta başkaca da bir ışık görmediği için buraya geldiğini söyler. Molla, onu içeriye alır. Sonra da kendini yine dersine verir.. verir ama, sabaha kadar ara sıra elini, yanan mumun üzerine tutmayı da ihmal etmez. Evet sabaha kadar bunu pek çok defa tekrar eder. Gün ışıdıktan sonra genç kız oradan ayrılır. Evine döner. Burası Osmanlı vezirlerinden birinin sarayıdır. Ve bu genç kız da, o vezirin kerimesidir. Saray halkı, ona geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini merakla sorarlar. Çünkü bütün gece onu aramış ama bir türlü bulamamışlardır. Genç kız başından geçenleri ve gördüklerini bir bir anlatır. Vezir, mollayı sarayına davet eder ve niçin sabaha kadar elini yanan mumun üzerinde tuttuğunu ve elinin yanmasına sebep olduğunu sorar. Molla: “Yolunu kaybettiği için kapımı çalan genç kızı dışarda bırakamazdım. Bu sebeple onu odama aldım. Nefsimin desiselerine karşı koyabilmek için de, elimi ara sıra mumun bana cehennemi hatırlatan alevi üzerine koydum. Ve böylece yanlış birşey yapmaktan kurtuldum.”

Esasen, her haram kapımızı çaldığında, bize âit davranış şekli de işte böyle olmalıdır. Zaten, her haramın zehirli bal olduğu da bilinen gerçeklerden değil mi? İnsan, geçici ve süflî zevkleri ebedî ve ulvî cennet zevkine tercih etmemeli...